Bugun...
Bizi izleyin:



Vakıa Suresin Fazileti ve Rızık Üzerine Etkisi

Tarih: 23-05-2016 14:16:58 Güncelleme: 26-05-2016 23:59:58 + -


Okuyanı fakir düşürmez diye tavsiye edilen ve yine rızık darlığı çeken insanların imdadına yetişen çok bereketli Vakıa Suresinin önemi ve faziletleri nelerdir.


Vakıa Suresin Fazileti ve Rızık Üzerine Etkisi

 

Vakıa Suresinin Fazileti ve Önemi

 

Vakia suresinin fazileti hakkında Peygamber Efendimiz aleyhisselatu vesselam bazı hadislerinde Şöyle buyurmuştur;

 

''Her gece Sure-i Vakıa'yı okuyan kimse  ebediyen fukaralık yüzü görmez. Gündüzleri de okuyanı Allah (Celle Celalühü) hiç kimseye muhtaç etmez.''

 

''Her gece sureyi Vakıa'yı okuyan fakirlik görmez , Sure-i  Vakıa  zenginlerin suresidir onu okuyunuz ve evlatlarınıza da öğretiniz''(Beykai,Ebu Ya'la,İbn-i Mes'ud (RA)

 

Sure-i  Vakıa zenginlerin suresidir. (yani bu süreyi okuyan maddi ve manevi Terakki eder ve fakirlikten kurtulur.) Onu kadınlarınıza da öğreteniz.''(Deylemi, Enes R.A.)

 

- Ariflerden bazıları demişlerdir ki, ölmüş bir kimsenin üzerine Vakıa Suresi baştan sona kadar okunursa, ölü üzerine tatbik edilen acı ve ızdırap hafifler.

Vakıa Suresi herhangi bir hastanın üzerine okunursa derhal hasta kendisine bir ferahlık duyar.

Ölümle burun buruna gelen ve can vermekte olan ağır bir hasta üzerine okunursa imanla göçmesine vesile olur. Azrail Aleyhisselam da o kimseye karşı çok yumuşak davranır.

 

- Abdestli olarak her gün sabah akşam, ayrı ayrı iki defa bu süreyi okuyan kimse hayatı boyunca açlık ve susuzluk acısı nedir bilmeden dünyadan göçer, hayatı boyunca başka hiçbir tehlike yüzü de görmez.

 

Bismillahirrahmanirrahim

 

ذَا وَقَعَتِ الْوَاقِعَةُ ﴿١﴾

1: İzâ vakaatil vâkıatu.
O vakıa (müthiş olay) vuku bulduğu zaman.

لَيْسَ لِوَقْعَتِهَا كَاذِبَةٌ ﴿٢﴾

2: Leyse li vak’atihâ kâzibetun.
Onun vuku bulmasını yalanlayan (kimse) yoktur.

خَافِضَةٌ رَّافِعَةٌ ﴿٣﴾

3: Hâfidatun râfiatun.
O; alçaltıcıdır, yükselticidir.

إِذَا رُجَّتِ الْأَرْضُ رَجًّا ﴿٤﴾

4: İzâ ruccetil ardu reccâ(reccen).
O zaman arz (yeryüzü) şiddetli bir sarsıntıyla sarsılmıştır.

وَبُسَّتِ الْجِبَالُ بَسًّا ﴿٥﴾

5: Ve bussetil cibâlu bessâ(bessen).
Ve dağlar ufalanarak parçalanmıştır.

فَكَانَتْ هَبَاء مُّنبَثًّا ﴿٦﴾

6: Fe kânet hebâen munbessâ (munbessen).
Böylece dağılıp toz zerrecikleri haline gelmiştir.

وَكُنتُمْ أَزْوَاجًا ثَلَاثَةً ﴿٧﴾

7: Ve kuntum ezvâcen selâseten.
Ve (o zaman) siz üç sınıfa ayrılmış olursunuz.

فَأَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ مَا أَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ ﴿٨﴾

8: Fe ashâbul meymeneti mâ ashâbul meymenet(meymeneti).
İşte ashabı meymene [meymene sahipleri, amel defteri (hayat filmleri) sağından verilen cennetlikler], (ama) ne ashabı meymene!

وَأَصْحَابُ الْمَشْأَمَةِ مَا أَصْحَابُ الْمَشْأَمَةِ ﴿٩﴾

9: Ve ashâbul meş'emeti mâ ashâbul meş’emet(meş’emeti).
Ve ashabı meşeme [meşeme sahipleri, amel defteri (hayat filmleri) solundan verilen cehennemlikler], (ama) ne ashabı meşeme!

وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ ﴿١٠﴾

10: Ves sâbikûnes sâbikûn(sâbikûne).
Ve sabikunlar (hayırlarda yarışıp ileri geçenler), sabikunlar.

أُوْلَئِكَ الْمُقَرَّبُونَ ﴿١١﴾

11: Ulâikel mukarrabûn(mukarrabûne).
İşte onlar (sabikunlar). Mukarrip (Allah’a yaklaştırılmış) olanlardır.

فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ ﴿١٢﴾

12: Fî cennâtin naîm(naîmi).
(Onlar), naim cennetlerindedirler.

ثُلَّةٌ مِّنَ الْأَوَّلِينَ ﴿١٣﴾

13: Sulletun minel evvelîn(evvelîne).
(Onlar), evvelkilerden bir ümmettir.

وَقَلِيلٌ مِّنَ الْآخِرِينَ ﴿١٤﴾

14: Ve kalîlun minel âhirîn(âhirîne).
Ve (onların) birazı sonrakilerdendir.

عَلَى سُرُرٍ مَّوْضُونَةٍ ﴿١٥﴾

15: Alâ sururin mevdûnetin.
Altın ile örülmüş, mücevherlerle (inci ve yakutla) süslenmiş tahtlar üzerinde.

مُتَّكِئِينَ عَلَيْهَا مُتَقَابِلِينَ ﴿١٦﴾

16: Muttekiîne aleyhâ mutekâbilîn(mutekâbilîne).
Onların üzerinde karşılıklı olarak yaslananlar onlardır (mukarrebun olanlardır).

يَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدَانٌ مُّخَلَّدُونَ ﴿١٧﴾

17: Yetûfu aleyhim vildânun muhalledûn(muhalledûne).
Onların etrafında halidun olan (ölümsüz) gençler dolaşır.

بِأَكْوَابٍ وَأَبَارِيقَ وَكَأْسٍ مِّن مَّعِينٍ ﴿١٨﴾

18: Bi ekvâbin ve ebârîka ve ke’sin min maîn(maînin).
Akan pınarlardan doldurulmuş kâseler, ibrikler ve billur kadehler ile.

لَا يُصَدَّعُونَ عَنْهَا وَلَا يُنزِفُونَ ﴿١٩﴾

19: Lâ yusaddeûne anhâ ve lâ yunzifûn(yunzifûne).
Ondan (o şaraptan) başları ağrımaz ve sarhoş olmazlar.

وَفَاكِهَةٍ مِّمَّا يَتَخَيَّرُونَ ﴿٢٠﴾

20: Ve fâkihetin mimmâ yetehayyerûn(yetehayyerûne).
Ve arzu ettikleri meyvelerden.

وَلَحْمِ طَيْرٍ مِّمَّا يَشْتَهُونَ ﴿٢١﴾

21: Ve lahmi tayrin mimmâ yeştehûn(yeştehûne).
Ve canlarının çektiği kuş etlerinden (sunulur).

وَحُورٌ عِينٌ ﴿٢٢﴾

22: Ve hûrun înun.
Ve harika güzel gözlü huriler (vardır).

كَأَمْثَالِ اللُّؤْلُؤِ الْمَكْنُونِ ﴿٢٣﴾

23: Ke emsâlil lu’luil meknûn(meknûni).
Sanki saklanmış inci tanesi gibi.

جَزَاء بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ ﴿٢٤﴾

24: Cezâen bi mâ kânû ya’melûn(ya’melûne).
Yapmış olduklarının mükâfatı olarak.

لَا يَسْمَعُونَ فِيهَا لَغْوًا وَلَا تَأْثِيمًا ﴿٢٥﴾

25: Lâ yesmeûne fîhâ lagven ve lâ te’sîmâ(te’sîmen).
Orada boş bir söz işitmezler ve günaha girmezler.

إِلَّا قِيلًا سَلَامًا سَلَامًا ﴿٢٦﴾

26: İllâ kîlen selâmen selâmâ(selâmen).
Sadece selâm, selâm sözü söylenir.

وَأَصْحَابُ الْيَمِينِ مَا أَصْحَابُ الْيَمِينِ ﴿٢٧﴾

27: Ve ashâbul yemîni mâ ashâbul yemîn(yemîni).
Ashabı yemin [yemin sahipleri, amel defterleri (hayat filmleri) sağından verilenler], (ama) ne ashabı yemin!

فِي سِدْرٍ مَّخْضُودٍ ﴿٢٨﴾

28: Fî sidrin mahdûd(mahdûdin).
(Ashabı yemin), dikensiz sedir ağaçları arasında.

وَطَلْحٍ مَّنضُودٍ ﴿٢٩﴾

29: Ve talhın mendûd(mendûdin).
Ve meyveleri kat kat dizili muz ağaçları (arasında).

وَظِلٍّ مَّمْدُودٍ ﴿٣٠﴾

30: Ve zıllin memdûd(memdûdin).
Ve uzayan gölgeler (içinde).

وَمَاء مَّسْكُوبٍ ﴿٣١﴾

31: Ve mâin meskûb(meskûbin).
Ve çağlayan sular (arasında).

وَفَاكِهَةٍ كَثِيرَةٍ ﴿٣٢﴾

32: Ve fâkihetin kesîratin.
Ve pekçok meyveler (arasında).

لَّا مَقْطُوعَةٍ وَلَا مَمْنُوعَةٍ ﴿٣٣﴾

33: Lâ maktûatin ve lâ memnûatin.
Eksilmeyen ve yasaklanmayan.

وَفُرُشٍ مَّرْفُوعَةٍ ﴿٣٤﴾

34: Ve furuşin merfûatin.
Ve yüksetilmiş döşeklerdedirler (tahtlardadırlar).

إِنَّا أَنشَأْنَاهُنَّ إِنشَاء ﴿٣٥﴾

35: İnnâ enşe’nâ hunne inşââ(inşâen).
Muhakkak ki Biz, onları yeni bir inşa (yaratılış) ile inşa ettik (yarattık).

فَجَعَلْنَاهُنَّ أَبْكَارًا ﴿٣٦﴾

36: Fe cealnâ hunne ebkâran.
Böylece Biz, onları bakireler kıldık.

عُرُبًا أَتْرَابًا ﴿٣٧﴾

37: Uruben etrâbâ(etrâben).
Eşlerine düşkün, aynı yaşta olarak.

لِّأَصْحَابِ الْيَمِينِ ﴿٣٨﴾

38: Li ashâbil yemîn(yemîni).
Ashabı yemin [yemin sahipleri, amel defterleri (hayat filmleri) önünden ve sağından verilenler] için.

ثُلَّةٌ مِّنَ الْأَوَّلِينَ ﴿٣٩﴾

39: Sulletun minel evvelîn(evvelîne).
(Onlar) evvelkilerden bir ümmettir.

وَثُلَّةٌ مِّنَ الْآخِرِينَ ﴿٤٠﴾

40: Ve sulletun minel âhırîn(âhırîne).
Ve de sonrakilerden bir ümmettir.

وَأَصْحَابُ الشِّمَالِ مَا أَصْحَابُ الشِّمَالِ ﴿٤١﴾

41: Ve ashâbuş şimâli mâ ashâbuş şimâl(şimâli).
Ve ashabuş şimal [şeamet (kötülük), meşeme sahipleri, amel defteri (hayat filmleri) sollarından verilenler, cehennemlikler], (ama) ne ashabuş şimal!

فِي سَمُومٍ وَحَمِيمٍ ﴿٤٢﴾

42: Fî semûmin ve hamîm(hamîmin).
(Ashabuş şimal), semum (iliklere işleyen bir sıcaklık) ve hamim (kaynar su) içindedir.

وَظِلٍّ مِّن يَحْمُومٍ ﴿٤٣﴾

43: Ve zıllin min yahmûm(yahmûmin).
Ve kara dumandan bir gölge ki.

لَّا بَارِدٍ وَلَا كَرِيمٍ ﴿٤٤﴾

44: Lâ bâridin ve lâ kerîm(kerîmin).
Ne serinleticidir ne de rahatlatıcıdır.

إِنَّهُمْ كَانُوا قَبْلَ ذَلِكَ مُتْرَفِينَ ﴿٤٥﴾

45: İnnehum kânû kable zâlike mutrefîn(mutrefîne).
Muhakkak ki onlar, daha önce mutrafi idiler (varlık içinde zevklerine dalmışlardı).

وَكَانُوا يُصِرُّونَ عَلَى الْحِنثِ الْعَظِيمِ ﴿٤٦﴾

46: Ve kânû yusirrûne alâl hınsil azîm(azîmi).
Ve onlar, büyük günahta ısrar ediyorlardı.

وَكَانُوا يَقُولُونَ أَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَامًا أَئِنَّا لَمَبْعُوثُونَ ﴿٤٧﴾

47: Ve kânû yekûlûne e izâ mitnâ ve kunnâ turâben ve izâmen e innâ le meb’ûsûn(meb’ûsûne).
Ve şöyle diyorlardı: “Biz öldüğümüz, toprak ve kemik olduğumuz zaman mı? Biz gerçekten, mutlaka beas mı edileceğiz (yeniden mi diriltileceğiz)?”

أَوَ آبَاؤُنَا الْأَوَّلُونَ ﴿٤٨﴾

48: E ve âbâunâl evvelûn(evvelûne).
Ve evvelki (bizden önce ölen) babalarımız (atalarımız) da mı?

قُلْ إِنَّ الْأَوَّلِينَ وَالْآخِرِينَ ﴿٤٩﴾

49: Kul innel evvelîne vel âhirîn(âhirîne).
De ki: “Muhakkak ki evvelkiler ve sonrakiler de (diriltilecek).”

لَمَجْمُوعُونَ إِلَى مِيقَاتِ يَوْمٍ مَّعْلُومٍ ﴿٥٠﴾

50: Le mecmûûne ilâ mîkâti yevmin ma’lûm(ma’lûmin).
Malûm (bilinen) günün, belirlenmiş bir vaktinde mutlaka toplanılmış olacaklardır.

ثُمَّ إِنَّكُمْ أَيُّهَا الضَّالُّونَ الْمُكَذِّبُونَ ﴿٥١﴾

51: Summe innekum eyyuhâd dâllûnel mukezzibûn(mukezzibûne).
Sonra siz, ey gerçekten dalâlette olan yalanlayıcılar!

لَآكِلُونَ مِن شَجَرٍ مِّن زَقُّومٍ ﴿٥٢﴾

52: Le âkilûne min şecerin min zakkumin.
Siz mutlaka zakkum ağacından yiyecek olanlarsınız.

فَمَالِؤُونَ مِنْهَا الْبُطُونَ ﴿٥٣﴾

53: Fe mâliûne minhâl butûn(butûne).
Böylece karınlarını onunla dolduracak olanlarsınız.

فَشَارِبُونَ عَلَيْهِ مِنَ الْحَمِيمِ ﴿٥٤﴾

54: Fe şâribûne aleyhi minel hamîm(hamîmi).
Sonra da onun üzerine hamimden (kaynar sudan) içecek olanlarsınız.

فَشَارِبُونَ شُرْبَ الْهِيمِ ﴿٥٥﴾

55: Fe şâribûne şurbel hîm(hîmi).
Öyle ki, içtikçe susayan hasta develerin içişi gibi içecek olanlarsınız.

هَذَا نُزُلُهُمْ يَوْمَ الدِّينِ ﴿٥٦﴾

56: Hâzâ nuzuluhum yevmed dîn(dîni).
(İşte) bu, onların dîn günündeki ziyafetleridir.

نَحْنُ خَلَقْنَاكُمْ فَلَوْلَا تُصَدِّقُونَ ﴿٥٧﴾

57: Nahnu halaknâkum fe lev lâ tusaddikûn(tusaddikûne).
Sizi Biz, Biz yarattık. Hâlâ tasdik etmiyorsanız.

أَفَرَأَيْتُم مَّا تُمْنُونَ ﴿٥٨﴾

58: E fe raeytum mâ tumnûn(tumnûne).
Öyleyse akıttığınız meni nedir, gördünüz mü (ne olduğunu idrak ettiniz mi)?

أَأَنتُمْ تَخْلُقُونَهُ أَمْ نَحْنُ الْخَالِقُونَ ﴿٥٩﴾

59: E entum tahlukûnehû em nahnul hâlikûn(hâlikûne).
Onu siz mi yaratıyorsunuz yoksa yaratan Biz miyiz?

نَحْنُ قَدَّرْنَا بَيْنَكُمُ الْمَوْتَ وَمَا نَحْنُ بِمَسْبُوقِينَ ﴿٦٠﴾

60: Nahnu kaddernâ beynekumul mevte ve mâ nahnu bi mesbûkîn(mesbûkîne).
Sizin aranızda ölümü Biz, Biz takdir ettik. Ve Biz, önüne geçilmiş (veya geçilebilecek) olan değiliz (bu takdirimizi kimse bozamaz).

عَلَى أَن نُّبَدِّلَ أَمْثَالَكُمْ وَنُنشِئَكُمْ فِي مَا لَا تَعْلَمُونَ ﴿٦١﴾

61: Alâ en nubeddile emsâlekum ve nunşiekum fî mâ lâ ta’lemûn(ta’lemûne).
Sizin (dünya hayatındaki) emsallerinizi (bedenlerinizi), (ölümle) değiştirmemiz ve (ahiret âlemi için) sizi, bilmediğiniz bir şekilde (yeniden) yaratmamızda (Bizi geçecek yoktur).

وَلَقَدْ عَلِمْتُمُ النَّشْأَةَ الْأُولَى فَلَوْلَا تَذكَّرُونَ ﴿٦٢﴾

62: Ve lekad alimtumun neş’etel ûlâ fe lev lâ tezekkerûn(tezekkerûne).
Ve andolsun ki, ilk neş’eti (yaratılışı) bildiniz, hâlâ tezekkür (tefekkür) etmiyorsanız.

أَفَرَأَيْتُم مَّا تَحْرُثُونَ ﴿٦٣﴾

63: E fe raeytum mâ tahrusûn(tahrusûne).
Öyleyse ektiğiniz ekin nedir (onu) gördünüz mü? (Her bitkinin tohumundan kendi türüne has yeni bir bitkinin yetişmesi için gerekli olan şifrelerin ve gelişim programının, ektiğiniz tohum içinde saklı olduğunu biliyor musunuz, idrak ediyor musunuz?)

أَأَنتُمْ تَزْرَعُونَهُ أَمْ نَحْنُ الزَّارِعُونَ ﴿٦٤﴾

64: E entum tezraûnehû em nahnuz zâriûn(zâriûne).
Onu siz mi yetiştiriyorsunuz, yoksa onu yetiştiren Biz miyiz?

لَوْ نَشَاء لَجَعَلْنَاهُ حُطَامًا فَظَلَلْتُمْ تَفَكَّهُونَ ﴿٦٥﴾

65: Lev neşâu le cealnâhu hutâmen fe zaltum tefekkehûn(tefekkehûne).
Eğer Biz dileseydik, elbette onu kuru ot kılardık (yapardık). O zaman siz şaşırıp kalırdınız.

إِنَّا لَمُغْرَمُونَ ﴿٦٦﴾

66: İnnâ le mugramûn(mugramûne).
Gerçekten biz ziyana uğrayanlarız.

بَلْ نَحْنُ مَحْرُومُونَ ﴿٦٧﴾

67: Bel nahnu mahrûmûn(mahrûmûne).
Hayır, biz mahsulden (üründen) mahrum bırakılanlarız (derdiniz).

أَفَرَأَيْتُمُ الْمَاء الَّذِي تَشْرَبُونَ ﴿٦٨﴾

68: E fe raeytumul mâellezî teşrebûn(teşrebûne).
Ayrıca siz, o içiyor olduğunuz suyu gördünüz mü?

أَأَنتُمْ أَنزَلْتُمُوهُ مِنَ الْمُزْنِ أَمْ نَحْنُ الْمُنزِلُونَ ﴿٦٩﴾

69: E entum enzeltumûhu minel muzni em nahnul munzilûn(munzilûne).
Onu (suyu) bulutlardan siz mi indirdiniz, yoksa indiren Biz miyiz?

لَوْ نَشَاء جَعَلْنَاهُ أُجَاجًا فَلَوْلَا تَشْكُرُونَ ﴿٧٠﴾

70: Lev neşâu cealnâhu ucâcen fe levlâ teşkurûn(teşkurûne).
Eğer dileseydik, onu acı kılardık (yapardık), öyle ise (niçin) hâlâ şükretmiyorsunuz?

أَفَرَأَيْتُمُ النَّارَ الَّتِي تُورُونَ ﴿٧١﴾

71: E fe raeytumun nârelletî tûrûn(tûrûne).
Ayrıca o yaktığınız ateşi gördünüz mü?

أَأَنتُمْ أَنشَأْتُمْ شَجَرَتَهَا أَمْ نَحْنُ الْمُنشِؤُونَ ﴿٧٢﴾

72: E entum enşe’tum şeceratehâ em nahnul munşiûn(munşiûne).
Onun ağacını siz mi inşa ettiniz, yoksa inşa eden (halkeden) Biz miyiz?

نَحْنُ جَعَلْنَاهَا تَذْكِرَةً وَمَتَاعًا لِّلْمُقْوِينَ ﴿٧٣﴾

73: Nahnu cealnâhâ tezkiraten ve metâan lil mukvîn(mukvîne).
Biz, onu (ateşi) bir ibret ve çöl yolcuları (sahrada konaklayanlar) için bir meta (ısı ve ışık kaynağı) kıldık.

فَسَبِّحْ بِاسْمِ رَبِّكَ الْعَظِيمِ ﴿٧٤﴾

74: Fe sebbih bismi rabbikel azîm(azîmi).
Artık Rabbini “Azîm” ismi ile tesbih et.

فَلَا أُقْسِمُ بِمَوَاقِعِ النُّجُومِ ﴿٧٥﴾

75: Fe lâ uksimu bi mevâkiin nucûm(nucûmi).
Artık hayır! Yıldızların mevkilerine yemin ederim.

وَإِنَّهُ لَقَسَمٌ لَّوْ تَعْلَمُونَ عَظِيمٌ ﴿٧٦﴾

76: Ve innehu le kasemun lev ta’lemûne azîm(azîmun).
Ve muhakkak ki o, gerçekten çok büyük bir yemindir, keşke bilseniz.

إِنَّهُ لَقُرْآنٌ كَرِيمٌ ﴿٧٧﴾

77: İnnehu le kur’ânun kerîm(kerîmun).
Muhakkak ki O, gerçekten Kerim olan Kur’ân’dır (Kur’ân-ı Kerim’dir).

فِي كِتَابٍ مَّكْنُونٍ ﴿٧٨﴾

78: Fî kitâbin meknûn(meknûnin).
Mahfuz (korunmuş) olan bir Kitap’tadır (Levhi Mahfuz’dadır).

لَّا يَمَسُّهُ إِلَّا الْمُطَهَّرُونَ ﴿٧٩﴾

79: Lâ yemessuhû illâl mutahherûn(mutahherûne).
O’na, tahir olanlardan (maddî ve manevî arınanlardan) başkası dokunamaz.

تَنزِيلٌ مِّن رَّبِّ الْعَالَمِينَ ﴿٨٠﴾

80: Tenzîlun min rabbil âlemîn(âlemîne).
Âlemlerin Rabbi tarafından (kısım kısım, âyet âyet) indirilmiştir.

أَفَبِهَذَا الْحَدِيثِ أَنتُم مُّدْهِنُونَ ﴿٨١﴾

81: E fe bi hâzâl hadîsi entum mudhinûn(mudhinûne).
Yoksa siz, bu söze inanmayan, şüphe eden kimseler misiniz?

وَتَجْعَلُونَ رِزْقَكُمْ أَنَّكُمْ تُكَذِّبُونَ ﴿٨٢﴾

82: Ve tec’alûne rızkakum ennekum tukezzibûn(tukezzibûne).
Ve siz, yalanlamış olmanızı kendinize rızık ediniyorsunuz. (Kur’ân’daki sözlerin âlemlerin Rabbi tarafından indirildiğinden şüphe ettiğiniz için rızkınız, nasibiniz sadece yalanlamak oluyor.)

فَلَوْلَا إِذَا بَلَغَتِ الْحُلْقُومَ ﴿٨٣﴾

83: Fe lev lâ izâ belegatil hulkûm(hulkûme).
O halde can boğaza gelmiş olsa değil mi ki (siz öylece).

وَأَنتُمْ حِينَئِذٍ تَنظُرُونَ ﴿٨٤﴾

84: Ve entum hîne izin tenzurûn(tenzurûne).
Ve siz, o anda (ona öylece, bir yardım yapamayarak sadece) bakarsınız.

وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنكُمْ وَلَكِن لَّا تُبْصِرُونَ ﴿٨٥﴾

85: Ve nahnu akrabu ileyhi minkum ve lâkin lâ tubsirûn(tubsirûne).
Ve Biz, ona sizden daha yakınız fakat siz görmezsiniz.

فَلَوْلَا إِن كُنتُمْ غَيْرَ مَدِينِينَ ﴿٨٦﴾

86: Fe lev lâ in kuntum gayra medînîn(medînîne).
Öyleyse eğer siz (amellerinizin karşılığında) ceza görecek kimseler değil iseniz.

تَرْجِعُونَهَا إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ ﴿٨٧﴾

87: Terciûnehâ in kuntum sâdikîn(sâdikîne).
Eğer siz sadıklarsanız, onu geri çevirirsiniz.

فَأَمَّا إِن كَانَ مِنَ الْمُقَرَّبِينَ ﴿٨٨﴾

88: Fe emmâ in kâne minel mukarrabîne(mukarrabîne).
Fakat o eğer mukarrebin olanlardan (Allah’a yakın olanlardan) ise.

فَرَوْحٌ وَرَيْحَانٌ وَجَنَّةُ نَعِيمٍ ﴿٨٩﴾

89: Fe revhun ve reyhânun ve cennetu naîm(naîmin).
O taktirde, ferahlık, huzur, güzel kokulu bitkiler ve naim cenneti vardır.

وَأَمَّا إِن كَانَ مِنَ أَصْحَابِ الْيَمِينِ ﴿٩٠﴾

90: Ve emmâ in kâne min ashâbil yemîn(yemîni).
Fakat yemin sahiplerinden (ashabı yeminden yani hayat filmleri sağından verilenlerden) ise.

فَسَلَامٌ لَّكَ مِنْ أَصْحَابِ الْيَمِينِ ﴿٩١

91: Fe selâmun leke min ashâbil yemîn(yemîni).
O zaman ashabı yeminden (hayat filmleri sağından verilenlerden) “sana selâm olsun” (denir).

وَأَمَّا إِن كَانَ مِنَ الْمُكَذِّبِينَ الضَّالِّينَ ﴿٩٢﴾

92: Ve emmâ in kâne minel mukezzibîned dâllîn(dâllîne).
Ve fakat dalâlette olan ve yalanlayanlardan ise.

فَنُزُلٌ مِّنْ حَمِيمٍ ﴿٩٣﴾

93: Fe nuzulun min hamîm(hamîmin).
O taktirde kaynar sudan bir ziyafet vardır.

وَتَصْلِيَةُ جَحِيمٍ ﴿٩٤﴾

94: Ve tasliyetu cahîm(cahîmin).
Ve alevli ateşe atılma vardır.

إِنَّ هَذَا لَهُوَ حَقُّ الْيَقِينِ ﴿٩٥﴾

95: İnne hâzâ le huve hakkul yakîn(yakîni).
Muhakkak ki bu (anlatılanlar), elbette o (verilen haberler), Hakk’ul yakîn’dir (yakîn olan haktır, kesin olarak gerçektir).

فَسَبِّحْ بِاسْمِ رَبِّكَ الْعَظِيمِ ﴿٩٦﴾

96: Fe sebbih bismi rabbikel azîm(azîmi).
Artık Rabbini “Azîm” ismi ile tesbih et. (Arapcası,ve meali –kuranmeali.org den alınmıştır)

 

 






FACEBOOK YORUM
Yorum

DİĞER Dinimiz İslam Haberleri

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
FOTO GALERİ
  • Fas Turizmi ve Fas Resimleri
    Fas Turizmi ve Fas Resimleri
  • Bir Gül Bahçesine Girercesine
    Bir Gül Bahçesine Girercesine
  • Poz veren hayvanlar
    Poz veren hayvanlar
  • Günün Fotoğrafları-Hayatın İçinden
    Günün Fotoğrafları-Hayatın İçinden
  • Halı ve Kilim Motiflerinden Örnekler
    Halı ve Kilim Motiflerinden  Örnekler
  • 1932 Yılı Reklamları
    1932 Yılı Reklamları
FOTO GALERİ
VİDEO GALERİ
  • Dış Ticaret de Teslim Şekilleri
    Dış Ticaret de Teslim Şekilleri
  • Frikik oyunu
    Frikik oyunu
  • Bob Marley,merak etme ,mutlu ol
    Bob Marley,merak etme ,mutlu ol
  • Bob Marley-no woman no cry
    Bob Marley-no woman no cry
  • Kedilerin efendisi
    Kedilerin efendisi
  • Osmangazi köprüsünden geçiş
    Osmangazi köprüsünden geçiş
VİDEO GALERİ
YUKARI